Bir Anneler Günü Hikâyesi
Bir anneler günü hikayesi...
12/05/2013


7-8 yaşlarında iken anneler gününde anneme bir hediye almam gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştım. Çünkü ablam nasıl yapmışsa yapmış anneme bir şekilde uygun hediye almayı başarmış ve bana da bu becerisinden söz etmişti. Çaresizdim, zira param yoktu, muhtemelen olsaydı da neyi, nasıl alabileceğimi bilemezdim. Paranın ne işe yaradığını, o yaşlarda iken tam olarak bilip bilmediğimi dahi hatırlayamıyorum. Bildiğim tek şey, anneme bir şeyler vermem (sunmam) gerektiği idi. Evet, ne yapıp edip bir şey vermeliydim. Anneler günü imiş, ve anneler gününde çocuklar annelerine bir hediye vermeli (almalı) imişler.


O zamanlar nasıl olup da ablamın bu tür şeyleri öğrenmekte öncelik kazandığını anlayamazdım. Babamın verdiği idarî bilgilere nazaran, annem İçişleri Bakanıydı, babamsa Dışişleri Bakanı. Kimin Başbakan olduğundan ise hiç söz edilmezdi. İki bakanlığı bile akılda tutmak meharet istiyorken, ötesini sormak aklımıza gelmemişti doğrusu. Sadece babamın evin reisi gibi gayr-ı resmî ve geleneksel bir sıfata bazı durumlarda müracaat ettiğini biliyorduk, o kadar!


Bu süreçte ablamın evin yönetiminde yer aldığından hiç kuşku duymadım. Çünkü o, her zaman neler olup bittiğini bilir, benimse haberim bile olmazdı. Belliydi ki—erkek kardeşim de bana katılana değin— evin sade vatandaşı bendim. Kardeşim bana katılınca, ister istemez vatandaş sayısı yine aynı sayıda kaldı, zira vatandaşlık görevini hemen küçük kardeşime devretmekte pek tereddüt etmedim. Böylelikle ablam İçişleri Bakanı'nın müşavirliğini yaparken, ben de Dışişleri Bakanı'nın müşavirliğine geçtim. İkimiz de rollerimizden memnunduk. Vatandaşımız da bize uymalı ve o da halinden memnun olmalıydı.


Her neyse, anneler günü geldiğinde ablamın nisbetlerine daha fazla dayanamamış olmalıyım ki çıkıp kırlardan çiçek toplayıp akşamleyin anneme anneler günü hediyesi olarak kır çiçeklerinden derlediğim gazete kağıdına sarılı o çiçek demetini sunmuştum. Gururla ifade etmem gerekirse, hediyem çok makbule geçmiş, üstüne üstlük sadece evdekilerin değil, komşuların da iltifatlarına muhatab olmuştum. Artık düşünceli ve hassas bir çocuk olduğumdan kimse kuşku duymuyordu.


Yine de ben o zamanlar maddî karşılığı olmayan bir hediyenin nasıl olup da değer kazandığını anlayamamıştım. Ne ilginç değil mi, ilerleyen yaşlarımda da bu sefer maddî karşılığı olan bir hediyenin nasıl olup da sırf bu yönüyle değerli sayılabileceğini anlayamadım.


O yaşlarda benim için önemli olan, bir vazifeyi yerine getirmekten ibaretti. Bir hediye almalıydım veya bir hediye bulmalıydım. Ben al(a)mamıştım, sadece hediye verecek bir şey bulmuştum. Doğrusu işe de yaramıştı.


Tabii ki sonraları bu tecrübeyi yeterince tekrarlayamadım.


Saflığımdan mıdır nedir, aklımda kalan tek şey, hediyenin pekâlâ maddî karşılığının olmayabileceği idi. Bu ilkenin hakkını verdiğimi ve böylelikle maddeten ucuz bir hediye arayıp bulmakta pek meharet kesbettiğimi söyleyebilirim. Sevgim, ilgim ve buluş yeteneğim vardı ya, daha ne isteyeceklerdi ki benden?


Lâkin gerçek hayat böyle değilmiş.


Sadece anneciğim, evet bir tek anneciğim, kendisini telefonla bile arayıp halini sormamı olsun yeterli buluyor(muş) ve bu kadarcığıyla bile seviniyor(muş gibi yapıyor). Oysa insan elmas olmasını istediği fıstıklar verecek çok kişi bulabilir ve fakat insanın fıstık olmasını istediği elmaslar verebileceği kişiyi ya da kişileri bulması çok zordur.


Verdiğiniz fıstıkların elmas olmasını dilerken karşınızdaki kişinin gözlerine bakın, yaşarıyorsa, aranızda umud edilecek bir gelecek var demektir, an kaybetmiştir.


 


Alıntı yazar: Dücane Cündioğlu